Arama

Select theme:

COP31’i beklerken: “İklim acil durumu” bizi korkutmalı mı?

Bu sene COP31 enerji dönüşümü, iklim finansmanı ve iklime dirençli şehirleri konuşacak. Peki iklim mücadelesinde bireylerin üzerindeki yük fazla mı? “İklim acil durumu” kavramından yola çıkarak inceledik.

Bulgular

  • Bu sene Antalya’da düzenlenecek olan COP31'in gündeminde enerji dönüşümü, iklim finansmanı ve iklime dirençli şehirler gibi konular var.
  • Zirvenin önemli tartışmalarından biri de fosil yakıtlardan çıkış ve verilen taahhütlerin uygulanması olacak.
  • COP31 hükümetler arasında gerçekleştirilirken, bireylerin iklim meselesini panik ve korkuyla algıladığı gerçeğini unutmamak lazım.
  • Ancak son yıllarda yaygınlaşan “iklim acil durumu” kavramı, aslında iklim değişikliğinin etkilerini sınırlamak için harekete geçmenin ertelenemeyeceği anlamına geliyor.
  • İklim krizine herkes aynı ölçüde de katkıda bulunmuyor.
  • Örneğin dünyanın en çok emisyon üreten yüzde 10'luk kesimi, hanehalkı kaynaklı küresel emisyonların yaklaşık yüzde 40'ından sorumlu.
  • İklim mücadelesi yalnızca bireysel tüketim tercihleriyle ilgili değil. Devletlerin ve şirketlerin yapısal değişiklikler gerçekleştirmesi gerekiyor.
  • IPCC’ye göre sera gazı emisyonlarını hızlı ve sürekli biçimde azaltmak, küresel ısınmayı yavaşlatabilir. Etkili iklim çözümlerinin önemli bir bölümü bugün mevcut.
  • Ancak iklim mücadelesi yalnızca emisyonları azaltmaktan ibaret değil. Var olan etkilere uyum sağlayacak politikalar geliştirmek ve önlemler almanın önemi çoğu zaman göz ardı ediliyor.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP, bu sene Antalya’da düzenlenecek. Bu kapsamda Türkiye’nin 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında COP31 için ortaklık ve müzakere süreçlerini yönetmesi bekleniyor.

Zirveye bir aydan az kala, iklim iletişiminin geldiği son duruma değinmeyi gerekli görüyoruz.

Zira, artık ilim değişikliğinden söz ederken sık sık “kriz”, “acil durum” ve hatta “felaket” gibi ifadeler kullanıyoruz. Ancak belki de dünyanın sonuna gün saymak yerine bu dili terk etmeyi ve elimizden gelenlere odaklanmayı denemeliyiz.

Artan sıcaklıklar, orman yangınları, seller, kuraklıklar ve buzulların erimesinin iklim değişikliğinin en gözle görülür etkileri olduğunu biliyoruz. Tam olarak bu iletişim dilinden ötürü de tüm bunların artık uzak bir geleceğin meselesi olmaktan çıktığının da farkındayız.

Peki “iklim acil durumu” tam olarak ne demek? Karton pipetler dünyayı kurtaracak mı? COP31 bu krizin çözümüne dair neleri konuşmayı planlıyor?

Başlamadan: COP31 nedir ve Antalya’da olması ne ifade ediyor?

9-20 Kasım 2026'da Antalya'da düzenlenecek 31’inci Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, 1995’ten bu yana ülkeleri iklim kriziyle mücadele için bir araya getiriyor.

Zirvenin gündemi enerji dönüşümü, iklim finansmanı, dirençli şehirler, sürdürülebilir gıda sistemleri gibi konulardan oluşuyor. İklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, ekonomik ve toplumsal boyutlarını da kapsayan zirvede temel amaç yalnızca yeni hedefler belirlemek değil.

Bu yılki zirveyi farklı kılan unsurlardan biri, ev sahipliği ile müzakere başkanlığının iki ülke arasında paylaşılması. Türkiye konferansa ev sahipliği yaparken Avustralya, resmi müzakereleri yönetecek. Çevre, Çevreve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31’in başkanlığını yürütecek.

Ülkelerin daha önce verdikleri sözleri ne ölçüde yerine getirdiği ve bu taahhütlerin somut sonuçlara dönüşüp dönüşmediği de önemli. Murat Kurum ve COP31 Müzakereler Başkanı Chris Bowen imzalı ortak mektupta da tam olarak bu sebeple bu seneki zirvenin bir “uygulama COP’u” olarak konumlandırıldığı da yazıyor.

Türkiye’nin açıkladığı eylem gündeminde 2035'e kadar nihai enerji tüketiminde elektriğin payını yüzde 35'e çıkarmak, küresel atık artışını yarıya indirmek ve binalarda enerji kullanım yoğunluğunu en az yüzde 25 azaltmayı hedefleyen girişimler duyuruldu.

COP31 için 10 adet öncelikli gündem maddesi belirlendi.

Zirvede Avustralya’nın konumu da önemli. Bu sene Pasifik ada ülkelerinin iklim değişikliğine karşı kırılganlığını uluslararası gündeme taşımak da hedefler arasında. Tam olarak da bu sebeple 9-20 Kasım arasında Fiji ve Tuvalu'da COP31 öncesi toplantılar düzenlendi. Burada da Pasifik ülkelerinin iklim riskleri ve uluslararası desteğe duyduğu ihtiyaç sık sık gündeme geldi.

Zirvenin en tartışmalı konularından biri ise fosil yakıtlardan çıkışın nasıl ele alınacağı.

COP30'da fosil yakıtlardan çıkış için bir yol haritası üzerinde uzlaşılamamıştı. Üstelik COP31'e ev sahipliği yapan Türkiye ve müzakereleri yönetecek Avustralya, kömür ve diğer fosil yakıtlarla ilgili politikaları nedeniyle iklim örgütlerinin eleştirileriyle karşı karşıya.

Bu durum, zirvenin iklim eylemini hızlandırma hedefi ile ev sahibi ülkelerin enerji politikaları arasındaki ilişkiyi de tartışmaya açıyor.

COP31 gündemiyle ilgili güncellemeleri bu sene için hazırlanan mikro siteden eş zamanlı olarak takip etmek mümkün.

Dünyanın sayılı günü mü kaldı?

Kısa cevap: hayır. Peki rahatlamalı mıyız? Bu sorunun cevabı da hayır.

“İklim acil durumu” (climate emergency) ifadesi aslında, iklim değişikliğinin etkilerinin ciddi ve giderek daha görünür hale gelmesinin yanı sıra, bu etkileri sınırlamak için alınacak kararların ertelenemeyeceğini anlatmaya çalışıyor.

Bu ifade Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) başta olmak üzere birçok BM belgesinde, akademik literatür ve sivil toplumda sıklıkla kullanılıyor. Ancak bunların da ötesinde “climate emergency”, Oxford tarafından 2019’da yılın kelimesi olarak seçildi.

Günümüzde belediyelerin de “iklim acil durumu” ilan etmesi sık karşılaşılan bir durum. 2025’te yapılan bir çalışmaya göre Eylül 2023 itibariyle 40 farklı ülkedeki 2 binden fazla yerel yönetim iklim acil durumu ilan etmişti.

Dünya genelinde iklim acil durumu ilan eden yönetim birimlerine ulaşmanın mümkün olduğu bir internet sitesi bile mevcut.

Yani aslında “iklim acil durumu”, günlük dilde durumun ciddiyetini anlatmak için aktivistlerin kullandığı bir ifade olmanın ötesinde.

Çünkü küresel sıcaklık arttıkça iklim kaynaklı riskler de artıyor. Bugün atılan adımlar gelecekteki risklerin ne kadar büyüyeceğini etkiliyor. Kritik olan ise bu ifadenin doğru kişilere, korku ortamı yaratmadan aşılanması.

Başka bir deyişle, iklim sorunu “artık çok geç” olduğu için aciliyete sahip değil. Tam tersine, hala değiştirebileceğimiz şeyler olduğu için acil.

Karton pipet dünyayı kurtaracak mı?

İklim meselesinin bireyler üzerinde yarattığı etki ve beklenti, çoğu zaman davranışlar üzerinden aktarılıyor. Mesela karton pipet kullanmanın da bir sorumluluk olabileceğini, toplu taşıma kullanmanın daha mantıklı olduğunu ya da daha az et yemenin bile çevremizi korumada etkili olduğunu çok kez duyduk.

Bu alışkanlıkları edinmenin gereksiz olduğunu söylemek yanlış olur. Ancak iklim krizinin çözümünü yalnızca bireysel tercihlere indirgemek de mümkün değil.

Yani bir kişinin plastik pipet yerine karton pipet kullanması ile bir ülkenin elektrik üretimini fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara dönüştürmesi, tabii ki de aynı ölçekte değişim yaratmıyor.

Ulaşım, enerji, sanayi, binalar ve tarım gibi büyük emisyon kaynaklarında yapılacak yapısal değişiklikler, bireysel tüketim tercihlerinden çok daha geniş bir etkiye sahip.

Burada bir de “orantısızlık” (disproportionality) problemi devreye giriyor. Zira, iklim krizine herkes aynı ölçüde katkıda bulunmuyor ve krizden herkes aynı şekilde etkilenmiyor.

Örneğin, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2022’de yayımlanan raporuna göre, dünyanın en çok emisyon üreten yüzde 10'luk kesimi, hanehalkı kaynaklı küresel emisyonların yaklaşık yüzde 40’ından sorumlu. En düşük emisyona sahip yüzde 50'nin payı ise yüzde 13-15 civarında.

Yine aynı IPCC raporuna göre, sera gazı emisyonları hem bugün hem de tarihsel olarak her coğrafyada aynı miktarda değil. Örneğin 1850–2019 arasında gerçekleşen kümülatif net insan kaynaklı emisyonların yaklaşık yüzde 23'ü Kuzey Amerika'dan, yüzde 16'sı Avrupa'dan ve yüzde 12'si Doğu Asya'dan kaynaklandı.

Buna karşılık Afrika'nın payı yüzde 7, Güney Asya'nın ise yüzde 4'te kaldı.

Mitigation of Climate Change (IPCC, 2022).

Bu nedenle iklim politikalarının sorumluluğunu yalnızca tüketicilere yüklemek, sorunun önemli bir bölümünü gözden kaçırıyor.

2022'de yayınlanan ve 974 şirketin 2015–2020 arasındaki plastik azaltma taahhütlerini inceleyen bir araştırma, şirketlerin yüzde 72'sinin plastik kirliliğini azaltmaya yönelik taahhütlerde bulunduğunu ancak bu taahhütlerin yerine getirilmediğini ortaya koydu.

Çoğunlukla geri dönüşüm ve ambalaj yönetimine odaklanan taahhütler, plastik üretimini azaltma ve yeniden kullanımı yaygınlaştırmayı geri plana atıyordu. Araştırmacılara göre bu gönüllü taahhütlerin gerçek çevresel etkisine dair kanıtları da sınırlı.

Aynı şekilde, 2025'te Polymers dergisinde yayımlanan bir yaşam döngüsü değerlendirmesi, Yunanistan'da karton ve biyoplastik pipetlerin iklim değişikliği üzerindeki etkisinin plastik pipetlerden 2,5 kata kadar daha yüksek olabildiğini ortaya koydu.

Bu, karton pipetin plastik kirliliğini azaltma potansiyelinin olmadığı anlamına gelmiyor, ama plastik yerine karton kullanmanın devasa etkileri olduğu varsayımını da sarsıyor.

Yani, tüketicilerin aldığı bazı önlemler iklim mücadelesindeki en kritik katmanlardan biriymiş gibi aktarılsa da, büyük resme bakıldığında farklı aktörleri görmek mümkün.

Bu, bireylerin hiçbir sorumluluğu olmadığı anlamına da gelmiyor. Bireysel tercihler, siyasi katılım ve kamuoyu baskısıyla birleştiğinde değişimin çok büyük bir parçası olabilir. Ancak bireysel davranışlara yönelen odağın, devletlerin ve şirketlerin sorumluluklarına gölge düşürmediği konusunda bilinçli olmak önemli.

Peki gerçekten geç mi kaldık?

İklim krizinin boyutunu ve “acil durum” vurgusunu gördüğümüzde “artık yapacak bir şey yok” düşüncesine kapılmak kolay. Fakat bilimsel bulgular böyle bir sonuca işaret etmiyor. İşte tam da bu yüzden aksiyonlar hakkında bilgi ve bilinç sahibi olmak halen kritik.

IPCC'nin 2023 verileri, sera gazı emisyonlarının hızlı ve sürekli biçimde azaltılmasının küresel ısınmayı yavaşlatabileceğini ortaya koyuyor. Rapora göre etkili ve uygulanabilir birçok iklim çözümü bugün zaten mevcut. Bununla birlikte, bu çözümleri hayata geçirmek için fırsat penceresi daralıyor.

UNEP Eylül 2026’da yayınladığı Limiting Overshoot raporu da benzer çizgide. 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması, küresel ısınmayı ideal olarak 1,5°C'de sabitlemeyi amaçlamıştı. Rapora göre, artışın 1,5°C eşiğini önümüzdeki birkaç yıl içinde aşması artık büyük ölçüde kaçınılmaz. Ancak UNEP, bu seviyenin ardından yeniden düşürülmesini öngören bir yolun hala mümkün olduğunu belirtiyor.

Buradaki ayrım önemli. İklim değişikliğini bir düğmeye basarak ortadan kaldırmak mümkün değil. Ancak gelecekteki sıcaklık artışının, aşırı hava olaylarının ve diğer iklim risklerinin ne ölçüde büyüyeceğini değiştirebiliriz.

UNEP, 23 Ekim 2026’da bir Emisyon Açığı Raporu yayımladı. Rapor da bu ayrımı ortaya koyuyor.

Mevcut politikalarla devam edilmesi halinde küresel sıcaklık artışının yüzyıl sonunda 2,8°C’ye ulaşması bekleniyor. Rapora göre, ısınmayı yeniden 1,5°C seviyesine indirebilmek için emisyonların 2025 seviyelerine kıyasla 2030’a kadar yüzde 18, 2035’e kadar yüzde 45 azaltılması gerekiyor.

Bu hedefe ulaşmak, sıcaklığın 1,5°C’yi aşmasının ardından yeniden düşürülmesini de içeren iddialı bir senaryoya dayanıyor. Yani 1,5°C eşiğinin aşılması, iklim mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyor, bundan sonra sıcaklık artışını ne kadar sınırlayabileceğimiz hala önemli.

Dolayısıyla soru yalnızca “İklim değişikliğini durdurabilir miyiz?” değil, “Daha kötü sonuçları ne kadar önleyebiliriz? ve “Bugün karşı karşıya olduğumuz etkilere ne kadar iyi hazırlanabiliriz?” olmalı.

İklim mücadelesi yalnızca karbon salımını azaltmak değil

Bireylerin üzerindeki çaresizlik ve umutsuzluk hissinin bir diğer sebebi, iklim mücadelesinin yalnızca karbon salımını azaltmak ile ilgili olduğunu düşünmemiz. Fosil yakıtlardan uzaklaşmak ve yenilenebilir enerji kaynaklarını yaygınlaştırmak küresel ısınmanın daha fazla ilerlemesini sınırlayabilir, bu doğru.

Ancak önemli bir diğer başlık da uyum.

Değişen iklimin etkileri her geçen gün daha görünür oluyor. Şehirleri aşırı sıcaklara hazırlamak, sel riskine karşı altyapıları güçlendirmek, erken uyarı sistemleri kurmak ve tarımı değişen koşullara hazırlamak da iklim mücadelesinin bir parçası olabilir. Küresel Uyum Merkezi’nin yayınladığı bu öneriler çoğunlukla politika seviyesini temsil ediyor.

Ancak tabii ki bu dönüşümün tek bir aktörü yok.

Devletlerin enerji, ulaşım, sanayi ve şehir politikalarını değiştirmesi, şirketlerin üretim süreçlerindeki emisyonları azaltması ve iklim hedeflerini şeffaf biçimde ortaya koyması gerekiyor. Uluslararası kuruluşların ise ülkeler arasındaki işbirliğini, finansmanı ve teknoloji paylaşımını desteklemesi gerekiyor.

Bireylerin rolü de bu tablonun dışında değil. İklim uyumu senaryolarında, bireylerden beklenen yalnızca “daha iyi tüketiciler” olmaları değil.

İklim konusunda hangi politikaların uygulandığını, şirketlerin verdikleri iklim sözlerini yerine getirip getirmediğini ve kamu kaynaklarının nereye yönlendirildiğini takip ederek ve yaygınlaştırarak sandığımızdan büyük bir etki yaratabiliriz.

Bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız Teyit’in rehberinden yararlanabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’in ya da Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) bireysel boyutta uyum için yönlendirici birçok içeriği var. Örneğin, evinize ve çevresine ağaç dikmek, iç mekan sıcaklığını düşürmek, çevreye dökülen çalıları temizlemek yangın riskinin azaltılması için mücadele yöntemleri olarak aktarılıyor.

COP31’e sayılı günler kala, artık “iklim acil durumu” kavramının ne anlama geldiğini ve neden bizi telaşa sokmaması gerektiğini biliyoruz. Belki bu sene zirveyi karamsarlıkla değil de umutla takip etmek iyi bir fikir olabilir.

İklim meselesine hakim olmak ve bu konuda bilinçli davranmak, doğru soruları sorma becerisini de yanında getirebilir. Siz de 9-20 Kasım arasında kendinizi “Bu sene hangi sözler verilecek?” yerine, “İklim acil durumu adına verilen hangi sözler tutulmuş?” sorusunu sorarken bulabilirsiniz.

teyit.org

Benzer Makaleler: